Periyi Uyandırmak – Ali Çolak

Son dönemin usta deneme yazarlarından Ali Çolak’ın Periyi Uyandırmak adlı eserini yıllar önce okumuştum. Blog ile daha yakından haşır neşir olmaya başlayınca “yazmak” eyleminin nasıl kaliteli hale gelebileceği üzerine ciddi manada kafa yoran insanlara katkı sağlayabilir düşüncesiyle bu eser hakkında da birkaç kelam etmek gerektiğine karar verdim. İlham perisini uyandırmayı başarabilirsek daha kaliteli yazılar ortaya koyacağımızı düşünüyorum.

Daha önce bu alanda yazılmış iki eserden bahsetmiştim. Okuyanlar bilir: Dorothea Brande’ın “Yazar Olmak” adlı eseri ve Ömer Sevinçgül’ün “Yazar Olmak İstiyorum” adlı eseri. Ali Çolak’ın eseri bunlar kadar sistematik hazırlanmış bir yazarlık kitabı değil. İlk iki eseri okuduktan sonra bunu okumanın faydalı olacağı kanaatindeyim.

Yazar esere bir hikaye ile başlar. Ki bu, kendi yazdığı bir metin değildir. Yazara e-posta yoluyla iletilmiş bir hikayedir. Kimin yazdığına dair yazarın da bir bilgisi yoktur. Bu metni okuduktan sonra insan hâlâ yazar olmak istiyorum der mi bilmiyorum.

Şiir tadında 30 deneme

Meraklıları yazarın dilini çok iyi biliyorlar. Anlatmaya gerek yok. Otuz denemenin içinde Çolak, pek çok konuya değinir. Kitap, doğrudan bir yazarlık öğretisi olmadığı için bunda garipsenecek bir durum yoktur.

Ahmet Mithat Efendi’nin karısına yazdığı bir mektubun anlatımıyla başlar eser. Şiirden hareketle İstanbul’un bir gezi haritasını çıkarır. Dilin önemine vurgu yapar. Yazarın odasını dolaşır. Okuma zevki aşılayacak iyi kitapların kapısı çalar. Hastalık derecesine varmadan diğer yazarları kıskanmanın veya onlara gıpta etmenin sakıncası olmadığını söyler. Yazıdan emekli olunamayacağını belirtir. Edebiyat-siyaset ilişkisine değinip geçer. “Çok satan yazar” olmanın kalitesizliğe kapı araladığını vurgular. Yabancı dile -İngilizceye- gösterilen ilginin Türkçeden esirgeniyor olmasından yakınır. Şiirin topluluklar önünde okunmaması gerektiğini, çok özel okumalara ihtiyacı olduğunu söyler. Yazarların ve şairlerin ölümünden sonra kaderlerine terk edilen evlerine kulak verir. Dilin inceliğini kavramak için ses mimarı Yahya Kemal’in okunmasını salık verir özelde yazar adaylarına, genelde herkese. Bir deneme okulu olarak Salah Birsel’in eserlerinin baştan sona irdelenerek okunmasını öğütler.

Eseri çok önce okumuş biri olarak bu yazı için gözden geçirirken fark ettim ki kitap belli bir sistematik içinde olmasa da ele aldığı konular itibarıyla kasamlı bir deneme kitabı olmuş.

Kitabın başındaki denemelerin birinde yazar, yazının insanı intihara götürebileceğini birkaç yazarın hayatından örnekle açıklarken eserin genelinde yazıya övgü yapar. “Yazı, âşığını kendi elleriyle büyüten bir kadın gibidir. (…) Sabırlı, mâhir ve fakat kıskanç, ihanet kabul etmez bir kadın gibidir yazı…”

Aynı yazının devamında yazma isteğini ürkütmeden yola çıkılmasını söyler. “İçinden yazmak geldiğinde bunu asla ertelememeli insan. Ne duyuyorsa, dökmeli yazıya. Bunların tamiri, olgunlaşması, demlenmesi sonraki iştir. Böyle olmazsa, o heves durulur, daha başta susturulursa bir daha ortaya çıkmayabilir. (…)

Açıkçası, yazının bir zanaat öğrenmekten farkı yoktur; nasıl marangozluk, tornacılık, kayakçılık küçük yaşta öğreniliyorsa, tüm bu işlerin çıraklık, kalfalık ve ustalık devreleri varsa, yazarlığın, şairliğin de bunlardan kalır yanı yoktur. (…)

Yazıya geç kalmak, bir gün çaresizlik içinde bırakabilir insanı. Yazmak istiyorum, dersiniz; ama kendinizi sınırsız bir boşluğun içinde suskun, eli kolu bağlı bulursunuz. Nereden, nasıl başlayacağınıza, ne yazacağınıza bir türlü karar veremezsiniz. Elinizi ne kadar uzatırsanız uzatın perinin eteğine dokunamazsınız. Aşk gibi yazıya başlamanın da mantığı, zamanı ve sırası yoktur. Aniden, bir iç titremesiyle, bir anlık hevesle, yoğun bir duygu akışıyla “yazmalıyım” dersiniz ve böylece ilk oku atmış olursunuz. Ondan sonra koyulaşır bu heves, kendi yolunu, yatağını bulur. “Önce okuyayım, kültür sahibi olayım, kendimi iyice geliştireyim, ondan sonra yazmaya başlarım.” diyen nice yazı heveslisi olmuştur. Onların pek çoğu, daha kalemi eline alamadan göçmüştür dünyadan, kimisi de yazmanın ne büyük bir ağrı olduğunu daha başta fark edip vazgeçmiştir hevesinden. İçindekileri kendisiyle birlikte götürmüştür öbür dünyaya.”

Kitabın en çetrefil denemelerinden biri “Kadın Şiir midir Yoksa Şair mi?” başlığını taşır. Hilmi Yavuz’dan yaptığı bir alıntıyla cevaplar bu zor soruyu: “Kadından şair olmaz. Çünkü kadının kendisi şiirdir…” Tabi söz Hilmi Yavuz’a ait değildir. O da Suriye asıllı şair Adonis’e atfediyor ifadeyi. Bize has bir cümleyle de özetler tartışmayı yazar: “Türk topluunda kadının şair olanından çok şiir (gibi) olanı makbuldür.”

Okuyucunun ilgisini hasseten çekecek yazılardan biri de “Yazı Odasında bir Deli” başlığını taşır. Yazarların yazarken hangi ruh hallerine sahip olduklarını anlatır yazıda. Salah Birsel’den, Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan, Sait Faik’ten örnekler verir. Sadece bizden değildir bahsettiği yazarlar. Dünya edebiyatından yazarların yazma biçimlerine değinir. İngiliz şair Shelley’den, Amerikalı yazar H. David Thoreau’dan örnekler verir. Marguerite Duras’ı anlatır. Duras’ın dilinden yazmak üzerine birkaç kelam eder: “Yazmak aynı zamanda konuşmamaktır da, susmaktır. Sessiz çığlık atmaktır.” Yani en koyusundan bir yalnızlıktır. Ve “yalnızlığa her zaman delilik eşlik eder.” Yazmak, yalnızlıktan ve delilikten kurtulma arayışına girmektir de aynı zamanda. Kendi yazma odasından ve hallerinden de uzun uzun bahseder yazar.

Başkaları bunu da okudu:  Kaç Eylül Önceydi
İnsan niye yazıya koşar?

Yazmanın cazibesi olduğu kadar bir bedeli de vardır. Gençlerin niye yazıya koştuklarını anlatırken aslında geçmişten günümüze -hatta geleceğe- insanlığın temel problemine vurgu yapar: Bu ülkede, genç insanların “konuşma ve paylaşma” yoksulu olduğu acı bir gerçek. İçtenlikle konuşabilecekleri; düşüncelerini, hayallerini, beylik sevdalarını paylaşabilecekleri birini, birilerini bulamıyor gençler. Kimse kimseyi dinlemiyor. Konuşamamak, paylaşamamak acısı ve yalnızlığı, tek çıkar yolun “yazmak” olduğuna götürüyor onları. Yazmak ve boşalmak, yazmak ve acılardan kurtulmak… Var olduklarını, yaşadıklarını duyurmak; içlerinde çoğalan duyguları haykırmak istiyorlar. “Yazmak” bir “kendini gerçekleştirme” yolu olarak duruyor karşılarında, yolların en kolayı gibi görünüyor. “Ben yazar olmak istiyorum.” diyen genç adam yahut kız, aslında çoğu kez “Ben konuşmak istiyorum, dertleşmek istiyorum, birinin beni dinlemesini istiyorum, sevdamı haykırmak, acılarımı duyurmak istiyorum.” demek istemektedir. Yoksa yazarlığın gerektirdiği donanımları kazanmayı, onun uzun ince yolunu adım adım geçmeyi aklından bile geçirmiyor belki…

Yazının son paragrafındaki cümleleri okuduğunuzda bir seçim yapmanız gerektiğini görürsünüz. Mutlu olmak istiyor musunuz? Öyleyse “Yazmak, mutlu olma yollarından biridir şüphesiz; fakat o, ‘mutsuzluk’ çekirdeğini de her zaman beraberinde taşır. Yazıya heves eden birinin, içini iyi dinlemesi gerekir önce ve şu soruya dürüstçe cevap vermesi: ‘Gerçekten yazar olmayı mı istiyorum, yoksa mutlu olmayı mı?’ Mutlu olmanın başka pek çok yolu vardır…”

Eserdeki denemelerde yazarların hayatlarından kesitler sunulurken onların edebiyat dışındaki olgulara bakışları hakkında da bilgi sahibi oluruz. Edebiyatçı kimliğinin biraz muhalif olmakla eş değerde olduğunu hepiniz bilirsiniz. Bundandır ki edebiyatçılarımızın pek çoğu tek parti döneminde de sonraki dönemlerde de siyasetin içinde yer almıştır. Bunlar içinde en ilginç anı Tanpınar’la ilgili olanıdır: “Tanpınar nihayet 1947’de Maraş’tan milletvekili seçilir. Beklendiği üzere mecliste kürsüye çıkıp konuşmamış, ağzını bile açmamıştır. ‘Niye meclise girdin?’ diye soranlara da açık açık: ‘Mali durumumu düzeltmek için.’ demiştir.”

Yazara göre yazar adaylarını bekleyen tehlikelerin en büyüğü “çok satan” olmak beklentisiyle bir şeyler yazmaktır. Çok satan olmak için edebiyatı gündelik dile indirgemek gerektiğini, bölye bir dille yazılan eserlerin çok satabileceğini ama edebî değerinin olmayacağını, olsa olsa bir “meta” olarak tüketilebileceğini söylüyor Hilmi Yavuz’dan aldığı ifadelerle.

Başkaları bunu da okudu:  Kaç Eylül Önceydi

Nihayetinde bütün yazarlar bir amaç için yazı kaleme alıyorlar. Ali Çolak da yazının -daha geniş anlamıyla  edebiyatın- ne yapabileceğini soruyor bize: Sahi edebiyat ne yapabilir? Edebiyat, insan türünü “teknobilim” ve “teknopazar”ın çılgın iştihasından, emeğin sömürülüşünden, ruhun köreltilmesinden, bedenin incinmesinden ve git gide insanı saran yılgınlıktan, belleksizlikten, amaçsızlıktan koruyabilir mi? Asıl fonksiyonu, insanı sessizliğe ve unutuşa karşı direnmeye çağırmak olan edebiyat, bunu gerçekleştirebiliyor mu?

Yazıyı dille inşa ediyorsak o dili çok iyi bilmek zorundayız. Kullanacağı malzemeyi tanımayan bir ustanın ortaya koyacağı eser hiç kimseyi tatmin etmeyecektir. “Türkçe Zor Sevap” başlığıyla eserde yer alan yazısında Çolak, toplumun ve de özel anlamda gençlerin İngilizceye gösterdikleri ilgiyi Türkçeden esirgediklerini söyler. Çünkü yazara göre İngilizce “iş, para ve mutluluk” demektir. Bu yazıda eserden çok alıntı yaptığımın farkındayım. Müsaade edin aşağıdaki bölümü de buraya ekleyeyim. Yoksa yazarın söylemek istedikleri eksik kalacak: “Lorel-Hardi Türkçesi”nin (benzetme Yağmur Atsız’a ait), bozulmuş İngilizcenin, yanlış söylenen Türkçe sözcüklerin dayanılmaz bir cazibesi var, özellikle gençler arasında. Bir günah çekiciliği… Doğru ve güzel Türkçe ise bir sevap gibi tertemiz duruyor öte yanda. Neylersiniz, sevaba yönelmek zordur, çaba ister. Günahsa hep baştan çıkarıcıdır ve ona sapmak çok kolaydır. Üstelik, günaha çağıranların sesi, sevaba davet edenlerden fazla çıkar her zaman.”

Yazar eserin son denemesinde Salâh Birsel’in eserleri için “deneme okulu” kavramını kullanır. Yazar Ali Çolak’ın pek çok eserini okumuş biri olarak aynı ifadeleri kendisinin eserleri için kullanmakta bir mahzur görmüyorum: Ali Çolak’ın eserleri bir deneme okuludur. O okulda mutlaka eğitim görmelisiniz. Okumak filinin bir anlamı da tahsil görmekse Ali Çolak’ı okumalısınız. Yoksa yazarlık eğitiminiz yarım kalır.

 

ESER HAKKINDA:

Ötüken Yayınları

1. Baskı, İstnbul, 2000

Sayfa: 125

 

YAZAR HAKKINDA:

Ali Çolak (d. 1965, Nazilli, Aydın). Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi’nde basladığı yüksek öğrenimini, Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. (1988) Edebiyat dergilerinde deneme ve incelemeleri yayımlandı. Basılmış on üç kitabı bulunan Ali Çolak, 1996 yılında, “Günlük Güneşlik Şarkılar” adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “yılın deneme yazarı” seçildi.

Eserleri

  • Mavisini Yitirmiş Yaşamak (1995)
  • Günlük Güneşlik Şarkılar (1996)
  • Günün Ötesi (1997)
  • İnce Sözler (1999)
  • Periyi Uyandırmak (2000)
  • Gün Sarısı (2001)
  • Söz Işıldağı (2003)
  • Bir Bahçe Düşü (2005)
  • Yitik Hüzün (2006)
  • Bilmem Hatırlar mısın (2009)
  • Şair Dediğin (2012)
  • Susarak Konuşalım (2014)
  • Ama Sözcükleri Götüremezler (2015)
ARKA KAPAKTAN

“Yazı perisinin ne zaman yolunun üstüne  çıkacağı belli olmaz insanın, yedisinde onun büyüsüne kapılıp bir daha yakasını kurtaramayanlar olduğu gibi yetmişinde, giderayak yazının atına binenler yok değildir. O elmayı bir kere dişlemeye görsün insan, bir daha alamaz kendini. Yazı, aşığını kendi elleriyle büyüten, gün yüzü görmüş bir kadın gibidir. Ona, yaşamın bütün tecrübesini, bin bir dolabını öğretirken yazıcının gençliğini, yüreğinin ateşini ve beyninin ışığını kendine mahkum ve mecbur eder. Sabırlı, mahir ve fakat kıskanç, ihanet kabul etmez bir kadın gibidir yazı.”

(Yaklaşık üç yıl önce yazdığım bu yazıyı ancak bugün yayınlama fırsatı bulabildim. Sebeplerini bir gün anlatacağım.)

oy
Yazıyı değerlendirin
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
0
Burada herkesin fikrine saygı duyulur. Bir yorum yazmaya ne dersin!x
()
x