Blog Yazısı Yazmanın En Kolay Yolu

Blog Yazısı Yazmanın En Kolay Yolu

Şimdi ben buradan hiç kalkmadan bir blog yazısı yazmaya başlasam, yazabilir miyim, tabi yazarım. Hatta bir yazı değil, biraz ıkınsam beş on yazı çıkar. O kadar doluyum yani.

Ne yazacağım? Üzerinde saatler boyu düşünülmemiş bir yazı işte. Düşününce ne oluyor ki zaten? Konusu falan yok bu yazının. Var, var; konusu konusuzluk.

Koltuktan hiç kalkmadan dediysem inanmayın tabi. Kalkacağım, çünkü çay koyacağım ocağa. Birazdan mis gibi kokacak. Yazıyı telefonda yazıyorum. Yayınlamak için bilgisayarı açar mıyım, ben de bilmiyorum. Yazı resmine varıncaya kadar her şeyi burada halledebilirsem açmam. Ya da bir yazı resmi olmadan koyarım bloğa. İlerleyen zamanda bir resim eklerim. Olur mu? Niye olmasın ki! Kanun mu var hakkında? Blog benim, istediğim gibi kullanırım.

Hedefim üç yüz kelimeyi geçmek. Şimdiden üçte biri bitti bile. Koltuktan kalkarım dediğim yer burası işte. Şimdi çayı hazırlayayım.

Çayı koydum. Telefonu mama sandalyesine koymuşum, bir an bulamadım. Genelde elimden hiç bırakmadığım için bırakınca nerede olduğunu bulamıyorum.

En başta bir şeyi unuttuğumu fark ettim: Müzik yok. Radyoyu açmamışım. Bekleyin bir saniye. Hemen kumandaya basıyorum. Zaten tek kanal kayıtlı. Kral FM. Esat Kabaklı söylüyor: Gez oğlum. (Vatanına göz dikeni ez oğlum diyor. Ezeriz inşallah.) Şarkının adını yazıyı yayınlarken gözden geçiririm. Emin olamadım. Şu tavan ışıklarını kapatıp lambaderi de açarsam ortam tam olacak. Sizin için bir de fotoğraf çektim, onu da yazıya eklerim. Lambaderin iki ampulü birden çok ışık verdi. Birini kapatıyorum. Hatta tepemdeki ışığı ön kamera ile çeksem, siz de görseniz. Bekleyin. Tamam çektim.

Çayın suyunu koymuştum, şimdi demlesem iyi olacak. Genelde unutuyorum, çay acı oluyor sonra. Bu kadar çok çay dedim, şimdi sizin de canınız çekmiştir. İsteyen varsa beklerim. Evin kapısı kapalı ama gönül kapımız her daim açık. Telefonu bu kez koltuğun üzerinde bırakmıştım, bulmam kolay oldu. Radyoda “Leylim Ley” çalıyor. Güzel şarkıdır. Söyleyen kimdir, bilmiyorum. O beni tanıyordur ama ben onu çıkaramadım. 🙂

Şimdi bu yazı bitince blogda hangi kategoriye eklemem lâzım? Al sana bir dert daha. Neyse kategorisine de sonra karar veririm. Üst kategori ‘yaşam’ olsun. Alt kategori için biraz düşünmem gerekiyor. Yeni bir tane bulmalıyım bunun için. Hem bu yazı yazma biçimini çok sevdim. Bunun devamını yazarım. Öyleyse özel bir kategorisi olsun bu yazıların. (Yazılar demek için henüz çok erken çünkü bu ilk yazı. Devamı olacak mı, ben bile bilmiyorum.)

Belirlediğim kelime sınırını epey aştım. Uzatıyorum çünkü çayımı getirince onun fotoğrafını da eklemek istiyorum. Yazıyı yazarken çekmiş olayım ki yazının içine hiç yalan girmemiş olsun. Bu yönüyle çok realist bir yazı kaleme aldım. Diğer romantik yazılardan ben de sıkılmıştım zaten. Bu değişiklik iyi oldu.

Yazıyı tekrar okumadan yayınlamak istiyorum. İmlâ ve noktalama için bir ara gözden geçiririm.
Koltuktan hiç kalkmadan blog yazısı nasıl yazılır, derseniz cevabı bu yazıda işte. Siz de buna benzer milyonlarca(!) yazı kaleme alabilirsiniz. Bu yazımı kimse çalmaz, bundan eminim. Ama illâ bunu (ç)almak istiyorum diyen varsa nereden aldığını yazının altına eklemek şartıyla izin veririm.

Çayımı aldım. Fotoğraf da tamam. Öyleyse yazıyı bitireyim. Geyik içeren bir yazının içine yine bir sürü gizli (subliminal mı diyorsunuz?) mesaj sıkıştı. Olsun, kalem benim değil mi ya!..

 

Dzl: Esat Kabaklı’nın türküsünün adı “Bil Oğlum”muş. Yazı, imlâ ve noktalama için gözden geçirilmiştir. Fotoğraflar yeniden eklenmiştir.

 

Bu yazıyı beğendin mi?

Öyleyse abone ol. Yeni yazıları kaçırma!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Yeni yazı varsa haftada bir e-posta alırsın. İstediğin zaman üyelikten çıkabilirsin. Yani her şey senin kontrolünde! :))

Bu yazıyı paylaşmak istersen...
Abone ol
Bildir
guest
18 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
Mustafa
16 Aralık 2016 23.04

Bu tür kişisel yazıları çok seviyorum. Okurken çok keyif aldım 🙂

Burak
Burak
17 Aralık 2016 16.14

Fazlasıyla içten bir yazı.. devamı kesinlikle olmalı ve formatını kesinlikle (Ç)alacağım ama kaynak belirterek emin olabilirsiniz.

Gülcan
Gülcan
17 Aralık 2016 21.55

Canım çay çekti ☺️demliydi zaten gidip hemen bardağıma çay koyuyorum

Gülcan
Gülcan
17 Aralık 2016 23.30

Çay iyidir. Hüzne ve ümitsizliğe iyi gelir…

Gazeteci N.G.
Gazeteci N.G.
20 Aralık 2016 14.33

Öyle güzel yazdınız ki, efendim. Bir dizi izler gibi oldum, harikaydı. Ve canım çay çekti 😀
“Blog benim, istediğim gibi kullanırım!” bölümü çok hoştu. Şı resim, fotoğraf olayı… Yazıya resim, fotoğraf koymamakta ısrar ediyorum uzun zamandır. Nedenini bilmiyorum, ama bu ısrar iyi hissettiriyor 🙂
Özel bir kategori olsun bence de ve devamı gelsin, efendim. Kaleminize sağlık! 🙂

cem kazan
20 Aralık 2016 19.28

Yazı güzel 🙂 Ama daha nereye kadar bu şekilde kaç yazı yazabilirsin? Zira blogda konu bulmak zor. Ya konusuzlukta 🙂

kâri'
kâri'
21 Aralık 2016 01.16

Biz çayın yalnızlığa iyi gelen tarafını da severiz demiş Oğuzcuğum Atay. Çay sevilmez mi, içilmez mi? Ama şekersiz olacak. Kaçak çay da olacak içinde. Hafif demli, çok da değil ama. İyi dinlenecek ki alacak yorgunluğunu, sessizce dinleyecek seni. Yalnız içmenin de ayrı bir tadı oluyor. Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur, ne de senin kadar kaldırımları demiş ya şair, çay diyorum ben kaldırıma. Anlaşırız öyle. Isıtır elini, ısıtır içini. Alnından öperiz biz de kabını. O kadar severiz çayı. Çay sevilmez mi? İçilmez mi? 🙂
Gel gör ki, yurtta demleyemiyoruz, hasretiz birbirimize. Canım çekti çaydanlığın o cızırtısını ama naparsın? Nasip 🙂 afiyet olsun, muhabbetiniz derin olsun 🙂

[ şimdi hiç yerimden kalkmadan bi yorum yazsam anca bu kadar olurdu, kusuruma bakmayın 😉 ]

Damla Dinler
21 Aralık 2016 11.34

Ne kadar içten bir blog yazısı olmuş. Sosyal medya eğitimi, fotoğrafçılık eğitimi, iletişim eğitimi için orhangurbuz.com sitesinden bilgiler alabilirsiniz.

Gülten
26 Şubat 2021 02.00

Ne kadar, samimi,sıcak bir yazı olmuş:) Kaleminize sağlık..