dijital de olsa bir kalbiniz var mı?

Dijital de Olsa Bir Vicdanınız Var mı?

Dokununca kırmızıya dönen içi boş küçük kalp renk değiştirirken acımasız ve kadim bir soru zihni kemirmeye devam ediyor: Artık insan mıyım?

Vakit gece… Odamda tek ışık kaynağım olan ekranın soğuk aydınlığı… Parladı. Sonra tekrar söndü. Bir haber, bir görüntü, bir acı daha düştü avucuma. Parmak uçlarım, bir fotoğrafın altındaki “Paylaş” simgesinin üzerinde gezinirken dondu. Fotoğraf, uzak bir savaşın yakından çekilmiş acısını taşıyordu. Filistin miydi? Belki. Paylaşmalı mıydım? Yoksa bu acıyı, algoritmanın aç gözlü midesine bir “içerik” olarak sunsam yeterli miydi? İşte o an, dijital vicdanımın nabzını hissettiğim ilk andı. Başparmağım tereddütsüzce kaydı. Gördüm, okudum, geçtim. İçimde kısa bir sıkışma oldu; adı konmamış, üzerinde durulmamış. Sonrası sessizlik. Vicdan, artık böyle mi konuşuyordu? İçimizden değil, cebimizden…

Türk Dil Kurumu’nun bu yılı -yani 2025’i- “dijital vicdan” kelimesiyle anması boşuna değil. Bir çağın ruhu, bazen tek bir kelimeye sığar. O kelime, farkında olmadan yaşadığımız bir hâli yüzümüze tutulan bir aynaya dönüştürür. TDK’nin 2025 yılı için seçtiği “dijital vicdan” tam da burada başlıyor: asıl vicdanımızın, sanal alemdeki gölgesinde kalmış yankısı…

Vicdan eskiden ağırlığı olan bir kavramdı. Geceler uzar, insan kendiyle baş başa kalır, kalp ağırlaşır, uyku kaçardı. Kimse görmezdi ama insan kendini bilirdi. Bir bakıştan utanılır, bir cümle günlerce zihinde yankılanırdı.

Şimdi ise her şey görünür. Acılar yüksek çözünürlükte, adaletsizlikler canlı yayında. Görüyoruz ama dokunmuyoruz. Tanık oluyoruz ama dâhil olmuyoruz. Bir trajedi ekranda beliriyor, parmağımızın ucunda duruyor, sonra aşağı kayıyor. Vicdan, başparmağa indirgenmiş gibi. Kaydıran, tıklayan, bazen de sadece duran bir parmağa. TDK’nin adlandırdığı o yeni hâl, belki karşılığını burada buluyor: vicdanın içten çok, “arayüz”lü bir şeye dönüşmesi…

Dostoyevski’nin Raskolnikov’u, baltasını temizlerken bile kendi içindeki savcıyı, Porfiri Petrovich’i duyuyordu her adımda. Raskolnikov, bir apartman katının loşluğunda bile vicdanın nefesini ensesinde hissediyordu. Peki ya biz? Ekran başında, bir yabancının profilini kaydırırken, hak etmediği bir nefreti klavyemizden fırlatırken, o iç mahkemeyi kurup adil kararlara imza atıyor muyuz? Dijital vicdanımız arka planda sürekli açık duran uygulamalar gibi. Var ama yok. Var ama işlevsiz.

Levinas, “öteki”nin yüzüne bakmanın bile bir sorumluluk olduğunu söyler. Yüz, bana “Öldürmeyeceksin!” der. Peki dijital dünyada “öteki”nin yüzü ne? Bir profil fotoğrafı. Bir avatar. Bir kullanıcı adı. “Öldürmeyeceksin” emri, “engelle” veya “bildir” düğmelerine dönüştü. Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar?”ında melek, insanda görmesi gereken şeyi arar: sevgi. Peki, sevginin dijital karşılığı sadece kalp emojisi midir? Tolstoysuz bir dijital köyde, komşumuzun çığlığını duymuyor, sadece çığlığının metne dökülmüş halini, bir tweet’ini görüyoruz. Vicdan, kulakla değil, gözle işitmeye çalışan bir yankıya dönüşüyor.


Dijital vicdan, ruhun spam kutusuna düşen bir mektup gibi. Bazen bir bildirim titreyişiyle gelir, çoğu zaman da “gereksiz” diye işaretlenip silinir. Veri bulutlarının arasında, eski bir sevgilinin anlamsız sesi gibi silinir ve kaybolur. Algoritma nehirleri öyle hızlı akar ki, insanî kıyılarda durup düşünmeye fırsat kalmaz. Her kaydırma, yeni bir dikkat, yeni bir yargı, yeni bir vazgeçiştir. Ve biz, parmaklarımızla sonsuz bir hızla tüketirken hayatı, ruhumuzda biriken, adı konulamayan bir ağırlıktır bu. Sanal bir gökte, yıldızlar gibi parıldayan milyarlarca profil, milyarlarca yüz… Ama her biri, kendi yalnızlık gezegeninde mahkum. Vicdan ise, yalnızlık değil, birlikte olmanın sesidir aslında. Peki bu ses, bu yankı odalarında boğuluyor mu?

Paylaşıyoruz. Bir kalp bırakıyoruz. Bir cümle ekliyoruz: “Çok üzgünüm.” Acı, hikâyeye dönüşüyor; hikâye içeriğe. Yirmi dört saat sonra siliniyor. Bir felaketin ömrü, bir hikâye süresi kadar. Ve biz, paylaştıktan sonra içimizi rahatlatıyoruz. Sanki bir şey yapmış gibi. Sanki vicdan görevini tamamlamış gibi. Dijital vicdan tam olarak bu mu: hissettiğini göstermek, ama hissettiğiyle yaşamamak…

Belki de bu çağın en gelişmiş sanatı, kendimizi ikna etmek. “Ben duyarsız değilim” diyoruz; kanıtlarımız dijital. Paylaşımlarımız, beğenilerimiz, etiketlerimiz var. Oysa kimse sormuyor: Bu duyarlılık kime iyi geldi? Acıyı yaşayan mı biraz hafifledi, yoksa onu uzaktan izleyen mi? TDK’nin yılın kelimesi seçimi, biraz da bu soruyu sormak için: Vicdan gerçekten çalışıyor mu, yoksa sadece çalışıyormuş gibi mi görünüyor?

Ama tüm umut tükenmiş değil. Ursula K. Le Guin’in “Mülksüzler”indeki Annares gezegeni gibi, ilişki ve karşılıklı anlayış üzerine kurulu bir ütopya da mümkün. Dijital vicdan, tam da burada, bir tehdit değil bir fırsata dönüşebilir. Empati denen o kadim insanlık yetisini, fiziksel sınırların ötesine, dünyanın öbür ucuna bir saniyede taşıyabilen bir köprü. Bir çocuğun yardım çağrısının, sınırları, dilleri aşarak milyonlara ulaşması… İşte -dijital- vicdanın kanatlanış anı.

Yine de haksızlık etmeyelim. Dijital vicdan bütünüyle bir yanılsama değil. Eskiden hiç görmediğimiz acılara şimdi tanığız. Uzak coğrafyalar, yabancı hayatlar artık bir tık mesafede. Sessiz kalınan pek çok şey, bugün en azından konuşuluyor. Belki vicdan ölmedi; sadece biçim değiştirdi. Derinliğini kaybetti ama yaygınlaştı. Yüzeyselleşti ama çoğaldı. Bu yüzden TDK’nin “dijital vicdan” seçimi, bir suçlamadan çok, bir tespit gibi duruyor.

Geceyi aydınlatan ekrana dönersek artık o “Paylaş” butonu, sadece bir tuş değil. Üzerinde parmaklarımın hissettiği bir ağırlık, bir sorumluluk. Dijital vicdan, “sosyal medyada ne yapmamalıyım?”ın korkak sorusu değil. “Bu sanal alemi, daha insani, daha merhametli, daha adil bir yer haline nasıl getirebilirim?”in cesur sorusu. Her “beğenmeme”, bir nefret söylemine karşı sessiz bir duruştur. Her doğru bilgi paylaşımı, dezenformasyon bulutlarını dağıtan bir rüzgâr. Her anlayışlı yorum, “öteki”nin duvarında açılan bir umut penceresi.

Belki sorun vicdanın dijital olması değil; bizim onu yalnızca dijitalde bırakmamız. Ekranda başlayan bir sarsıntının, içimize kadar inmesine izin vermememiz. Bildirim geldiğinde bakıyoruz ama içimize bakmıyoruz. Oysa vicdan, hâlâ sessizlik istiyor, hâlâ durmayı, hâlâ yüzümüzü başka bir yöne çevirmememizi.

Yapılacak şey -yapabilirsek- çok basit. Telefonu sessize almak. Ekranı kapatmak. TDK’nin adını koyduğu bu hâli, yeniden iç sese çevirmek. Çünkü vicdan, bir kelimeye dönüştüğünde değil; o kelimenin işaret ettiği yerde durabildiğimizde anlam kazanıyor. Vicdan, kaydırıldığında değil; durduğunda, durulduğunda konuşuyor.

Çünkü ekran ne kadar soğuk, arayüz ne kadar steril olursa olsun, ona dokunan parmaklar ve onu okuyan gözler, hâlâ ve her daim, vicdanlı canlılara ait. Ve vicdan, insan olduğumuz her yerde, yeni bir yöntemle, yeni bir alfabeyle de olsa yazmaya, haykırmaya devam edecek.

Dijital bile olsa vicdanı olmayanlar var mı? Elbette. Ne diyorduk? Zalimler için yaşasın cehennem!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir