Takvim -veya takvimin kaydını tuttuğu zaman- ne kadar da izafi, değil mi? Eylülde hüzün bekleriz; sanki başka türlü olması mümkün değilmiş gibi. Oysa bu beklenti, doğanın değil, alışkanlığın ürünüdür. Aynı ayın dünyanın başka bir yerinde bambaşka bir ruh hâlini anlatması, takvimin değil, bizim algımızın yanıldığını gösterir.
Takvim evrenseldir; duygular ise değil. Gregoryen düzen, yerkürenin her köşesinde aynı adları fısıldar: Ocak, Şubat, Mart… İsimler aynı kalır ama bu isimlerin bize hatırlattıkları yer değiştirir. Ay isimleri sabittir; anlamları göçebedir. Işığın yönüne, rüzgârın diline, çocukluk anılarının saklandığı köşelere göre yeniden şekillenir.
Kuzey Yarımküre’de büyümüş bir zihin için nisan, baharın kapısıdır. Okul bahçelerinde çiçek açan ağaçlar, hafifleyen ceketler, akşamüstlerine sızan uzun bir aydınlık vardır bu ayda. Bu yüzden edebiyatımız nisana methiyeler düzer. Çünkü edebiyat mevsimini gökyüzünden değil, sokaktan öğrenir; bilgisini takvimden değil, bedenden ve hatıradan alır.
Nisandan bahsedip eylülü unutmak olmaz. Bizim için eylül, bir yavaşlamadır. Yazın çekildiği, seslerin kısıldığı, hayatın omuzlara yeniden ağırlıkla bindiği bir zaman. Hüznü, yalnızca havanın serinlemesinden gelmez; biten tatillerden, açılan defterlerden, ertelenmiş duyguların geri çağrılmasından doğar. Eylülün hüznü meteorolojik değil, hafızasaldır.
Oysa Güney Yarımküre’de eylül başka bir hikâye anlatır. Orada eylül, filizlenmenin eşiğidir. Toprak yeniden nefes alır, günler uzamaya başlar. Bizim takvimde hüzne ayırdığımız ay, orada umudun ilk cümlesi olur. Aynı ay, dünyanın üzerinde iki ayrı ruh hâliyle dolaşır. Şimdi biz şubatı yaşarken dünyanın bir başka yerinde insanlar yine şubat ayındalar ama aslında ağustosu yaşıyorlar. Şubat bizim için ne kadar soğuksa, birileri için o kadar sıcaktır.
Burada bir çelişki yoktur. Ne bizim nisan sevincimiz yersiz ne de eylül kederimiz abartılı. Yanlış olan, bu duyguları evrensel sanmaktır. Edebiyat, kendi toprağının iklimiyle konuşur. Aylar, zamanla bir sembole dönüşür; doğanın değil, insanın iç düzenini temsil eder.
Bu yüzden edebiyatta aylar, astronomik ve astrolojik (gök bilimi ve yıldız falcılığı) olmaktan çıkar, duygusal varlıklara dönüşür. Nisan bir başlangıç olurken, eylül bir vedaya denk düşer. Başka bir coğrafyada bunun tam tersinin yaşanması, bu anlamları geçersiz kılmaz. Çünkü yazarken dünyayı değil, kendi mevsimlerimizi anlatırız.
Güneyli bir şairin eylülde yazdığı ilkbahar şiirini okuduğumuzda hissedeceğimiz, yabancılık değil, kendi hüznümüzün kökenine dair bir şaşkınlık olmalıdır.
Değişen ne? Ay mı, mevsim mi, yıl mı? Bana kalırsa asıl değişen, insanın hayatla kurduğu bağdır. Edebiyat, bu bağın kaydını tutan inatçı bir hafızadır. Takvim ne derse desin, içimizde hangi mevsim varsa, kelimeler eninde sonunda onu söyler; çünkü yazı, insanın kendi ikliminin kayda geçirilmesidir.
Ben eylülcüyüm ama biliyorsunuz benim eylüllerim her nisan kadar umut doludur, cıvıl cıvıldır, yaşama tutunur. Bahar içinizde değilse hiçbir nisan, hiçbir mayıs sizin için çiçek açmaz.

Bir yanıt yazın