Bir Bıçağın İki Yüzü

Önce Yüzlere Yabancılaşır İnsan Sonra İsimlere

Sevgili Emine,

Ne garip şu insanoğlu!

Bütün güzel satırları hatıra defterlerine saklıyor. Sanki başka yerde söylemek ve yazmak günahmış gibi. Ve bu defterlerin gerçekçi olmayan, her yanından riya akan cümleleri bunaltıyor beni.

Gözlerinin içine bakıp da bir kez bile “Seni seviyorum.” demediğimiz / diyemediğimiz insanlara sayfalar boyu sevgi sözcükleri sıralıyoruz. Günlük hayatın meşgalesi içinde hiç aklımıza düşmeyecek insanlara, defalarca “Seni hiç unutmayacağım.” yalanını savuruyoruz.

Hızımızı alamayıp çizdiğimiz iki kalbin ortasına iki harf konduruyoruz. Biri yazana, biri okuyana ait. Kalbimizde bütün insanlara yer varsa da, kalbimizin yanına başka kalpleri koyacak kadar yer yok içimizde. Bir kalbin bile cefasını taşıyamamışken bedenlerimiz…

Ve sonra samimi pozlar takınıp çıkıyoruz insanların içine, söylediğimiz yalanlara en çok da kendimiz inanarak.

Hatıra defterlerinin aşikâr ettiği bir gerçeklik varsa o da ayrılıktır. Ve hüzündür; bu ana kadar tadılmayan türden. Ve gözyaşıdır; okulun son gününde okul bahçelerine yağan yağmurlardan bellidir. Ve kopuştur; el sallayanı olmayan yolcuları taşıyan otobüsün perondan ayrılışı kadar sessiz sedasız. Ve bir de susuştur; konuşmaktan çok daha fazlasını anlatan. Hani söylemeyi tasavvur ettiğiniz onlarca kelime bir top yumak olur, saplanır ya boğazınıza… Son bir silkinişle toplarsınız bütün gücünüzü. Üç beş kelime dökülür titreyen dudaklarınızdan -çoğu kez de anlatmak istedikleriniz anlatmayan- ürkek, cansız, size aitliği belli olmayan. Ve susarsınız… Suskunluğunuz bir romanlık konuşmuştur zaten.

Sonrasında kapanır sayfalar. Bir hatıra defterinin soluk satırlarında kalır bütün iyi dilekler. Ya da yalanlar, yalanlar… Her şeyi eskiten zaman, bir defterle beraber dostlukları, arkadaşlıkları, yaşanmışlıkları da alır götürür. Önce yüzlere yabancılaşır insan, sonra isimlere. Öyle ki, resimler bile hatırlatmaz olur isimleri. Sonra kızarsınız kendi kendinize “Ben ne vefasız biriyim, arkadaşlarımın, hocalarımın adını bile hatırlayamadım.” diye. Oysa unuttuğunuz her isim tarafından unutulduğunuzu, unutulmuş olabileceğinizi hiç hesaba katmazsınız.

*                      *                      *

Günlük güneşlik cümleler olsun istemiştim defterinde, kısmet değilmiş. Bahtına yağmur cümleleri düştü. Ne var ki, yaşanan hayatla sabittir, yağmur sonralarının aydınlığı bir başka ferahlatır insanı. Hele şu yağmur bir dinsin. Birazdan apaydın olacak gökyüzü. Bir gökkuşağı çıkacak, hiç bilinmeyen renklerden, altından geçersen dileklerinin gerçekleşeceği(ne inanmasan da!).

İsterim ki, sen bir gökkuşağı olasın. Altından geçen insanların, mutluluğu bulduğu… Öyle çok yükseklerde değil. İnsanlar ellerini uzattıklarında değebilecekleri kadar yakında. Herkes nasiplensin diye de bütün dünyayı kaplayacak kadar geniş. Sana dokunanı öyle boyamalısın ki renklerinle, herkes bir gökkuşağı kesilmeli. Sen, ben, o, bütün âlem…

Bir renk cümbüşüdür yaşanan.1


  1. Bu mektup, Cemre Düşen Yer adlı eserde Defterlere Sızan Suskunluk başlığı ile yer alan bir yazının içinde geçmektedir. Ancak her mektup gibi bu da kendine özel bir sayfayı hak ettiği için bir başlık eklenerek mektup kategorisine alınmıştır. ↩︎

Sen de düşüncelerini paylaş!