“Yatağın sağına götürün beni.”
Gözlerini açtığında dudaklarından dökülen ilk cümle buydu. Hareket etmek ister gibi kımıldandı. Baş ucunda duran çocukları hemen müdahale ettiler.
“Anne tamam, sakin.” dedi kızı. “Geçti.”
Göz göze gelmemeye çalıştı annesiyle. Kardeşi “ne oluyor?” der gibi yüzüne baktı. “Sonra anlatırım.” dedi sessizce.
// daha önce //
Onu, yüzü kanlar içinde yerde baygın bulmuş ve hemen 112’yi aramıştı. Bir yandan annesinin yüzündeki kanı siliyor, bir yandan da nerede kaldı bu ambulans diye söyleniyordu.
Rahat etmesi için sırt üstü çevirdi annesini. Ayaklarını düzeltti, başının altına bir kırlent koydu. Altta kalan sol kolunu çekti. Gözü annesinin elindeki kâğıda ilişti. Öyle sıkmıştı ki kasılan parmaklarını açarken epey zorlandı. Annesinin elinden yıpranan kâğıdı aldı. Ne olduğuna çok dikkat etmeden çantasına attı.
Ambulansın sesini duyunca içi rahatladı biraz. Annesinin alnındaki kanama çok hafif devam ediyordu. Derin bir nefes alarak telaşını yenmeye çalıştı.
“Endişelenmeyin, ciddi bir şey görünmüyor, filmde de bir şey çıkmaz umarım.” diyerek sakin olmasını söylüyordu müdahaleyi yapan doktor. Ambulansın arkasından aceleyle arabasına bindi. Hastaneye doğru sürdü.
Hastaneye trafikten dolayı geç kalmıştı. Vardığında annesinin tomografisinin çekildiğini ve bir odada müşahedeye alındığını öğrendi. Asansöre binmeden koşar adım çıktı merdivenleri.
Odaya girdiğinde hâlâ uykudaydı annesi. Hemşire ciddi bir şeyinin olmadığını, bir saate kalmaz kendisine geleceğini söyleyince biraz rahatladı. Boş bir koltuğa bıraktı kendini. Aklı annesinde olduğu kadar, annesinin elinden aldığı kâğıtta idi. Hemen çantasından çıkardı. Dizinin üstünde eliyle biraz düzelttikten sonra okumaya başladı.
// daha önceden önce //
Kalbi duracak sandı. Posta kutusundaki mektubu alırken eli titredi. Ondan gelen mektupları daha üstüne bakmadan ayırt edebiliyordu. Bu bir yetenek miydi? Belki de bir zaaftı. En zayıf olduğu nokta. “Neden” dedi, “neden hâlâ onun mektuplarının yolunu gözlüyorum ki? Madem böyle bekleyecektim, neden gittim? Neden bir kalemde sildim yıllarca satır satır yazdığımız bu aşkı? Bir kahvenin bile kırk yıl hatırı varken ben bunca yılın hatırını nasıl yok saydım? Bir kahve kadar olsun neden kıymet vermedim yaşananlara? Neden? Neden, neden?”
Mantığını susturdu, kalbini susturdu, vicdanını susturdu. Konuşan ne varsa hepsini susturdu. Yoksa boğulacaktı. Derin bir nefes aldı. Aldığı nefesi verirken çıkan ses ‘of’tan ziyade ‘ah’a yakındı. Kaç ‘a’ harfi sığarsa bir nefeslik ah’a, o kadar ‘a’ sığdırdı.
Çantasını vestiyere bırakıp doğru mutfağa geçti. Bir bardak su aldı, yemek masasından bir sandalye çekti. Emaneten oturdu. Zarfı açtı, içinden mektubu çıkardı, titreyen ellerine aldırış etmedi. İçti.
Suskun Nergisim,
Sana hâlâ böyle hitap ediyorum. Anlamsızca. Her şeyin bir anlamının olmak zorunda olmadığını bildiğim şu yaşta sana hâlâ “suskun nergisim” demek hoşuma gidiyor. Zaten bu mektup baştan sona bir “hâlâ” mektubudur.
Geçen mektubumda ‘sürecek bu hikâye’ demiştim sana. Böyle demiş olmama rağmen uzun zamandır yazamadım. Doğrusu yazamadım değil yazmadım. Neden yazmadığımı senin hayal gücüne havale ediyorum. Düşün.
Beklemişsindir. Bunu kendine bile itiraf edemezsin sen ama ben bilirim böyle olduğunu. Bu kalemden çıkan satırları en çok sen beklerdin. Hâlâ bekliyorsun.
Meraklanma diye başta yazayım, nasıl bıraktıysan öyleyim. Bildiğin şeyleri anlatacağım. Bana dair bilmediğin bir şey mi var? Benim en gizlimi bilen de sensin en açığımı bilen de. En zayıf yönlerimi bilip bir silah gibi kullanan da sen değil misin? Senin karşında savunmasız kaldığım anları -belki en çok geceleri- nasıl kayda geçireyim? İşte o bildiğin her şey hâlâ yerli yerinde. Hiç değişmedi. Hiç değişmedim.
Yüzünde beliren gülümsemeyi kendinden saklamaya çalıştı. Kendine yakalanmıştı yine. “Değişme” dedi içinden. “Değişme!”
Gömleklerimi, tişörtlerimi hâlâ itina ile ütülüyorum. Kıyafetlerim eskisi gibi derli toplu. Makineden çıkardığım çamaşırları tele asarken tişörtleri koltuk altından mandallıyorum yine. Değilse mandal izi kalıyor. İpten aldığım çamaşırları eskisi gibi itina ile katladığımı söyleyeyim mi yoksa sen maziyi getirir misin gözlerinin önüne diyecektim, söylemiş oldum. Bırak mazi yerinde kalsın.
Çok eskilerde kaldı, hatırlarsın. Pazar ve market alışverişlerinden kalan poşetleri saklardım. Çöp atarken kullanmak için. Onları ütülemişçesine katlayıp bir kenara koyduğum günler… Niye hatırlatıyorsam! Sen neyi unuttun ki bunu unutacaksın? Eskisi kadar çok poşet birikmiyor evde ama çıkan birkaç poşeti de hâlâ aynı şekilde -anlamsızca- bir köşeye koyuyorum.
Mutfağa birkaç küçük eşya aldım geçen gün. Dolap kapaklarını açınca markası görünecek şekilde koydum, sen öyle seversin diye. Mutfakta lavabonun önündeki dolap kapağında havlu, lavabonun hemen önünde kurulama bezi hiç eksik olmuyor. Tezgah her zaman temiz. Bulaşık makinesine yine bir kadının sığdırdığından daha fazla bulaşık sığdırıyorum.
“Bilmez miyim?” der gibi salladı başını. Sonrasında mırıldandığı cümleleri kendisi bile duymadı. Yine kendisine yakalanmaktan korktu.
Geçen yıl misafir ettiğim bir arkadaşımın eşi, kaşık almak için mutfak çekmecesini açtığında “Bu nasıl bir düzen Bülent Bey?” demişti gayriihtiyari. Benim için çok sıradan olan şey onun gözünde neden bu kadar kıymetli görünmüştü anlamamıştım. Oysa çok iyi biliyorum kaşıklığımın bir züccaciye vitrini kadar düzenli olduğunu. Nedensiz.
Hâlâ.
Kahvaltılıklarımı koyduğum kâseler bile aynı. O kapaklı kâselerden vazgeçemedim hâlâ. Ve kahvaltı soframda ceviz hiç eksik değil. Eskisi gibi. Yine az az kırıyorum. Zeytinim, peynirim ve vişne reçelim… Senin yaptığın kayısı reçeline benzemese de kırmızı çizgim vişne reçelim. Ve avokadom, cevizli, ballı avokadom. Hiç yemem dediğim bir meyveyi senin alıştırdığın şekilde yemeye devam ediyorum hâlâ. Bir de brokoli var tabi. Sarımsaklı, zeytinyağlı ve bol limonlu. O da seninle tattığım bir lezzetti, hiç ihanet etmedim.
Kitaplarıma gözüm gibi bakıyorum hâlâ. Satırların altını bir gün sen de okursun diye çiziyorum. Yıllarca hep böyle çizmiştim. Beğendiğim yerleri mi çizmiştim, beğeneceğin yerleri mi, bilmiyorum. Okunmamış onlarca kitabım olurdu ya, şimdi de okunmamış birkaç kitap mutlaka var kitaplığımda. Hepsini bitirmeden yenilerini alıyorum üstelik, eskisi gibi. Hâlâ ilk sayfanın sağ üst köşesine adımı yazıyorum, aldığım tarihi yazıyorum, bulunduğum şehri yazıyorum. Kitaplarımı isteyen olacak diye ödüm kopuyor. İnsanları anlamakta zorlanırdım hâlâ zorlanıyorum. Kitap almak kimsenin aklına gelmezken birinin evinde kitap görünce aklına geliyor pek çoğunun, “okumak” denen büyülü eylem. Aldırmıyorum.
Çiçeklerim var hâlâ vakitli-vakitsiz açan. Hani sen bir evde iki çiçek olmaz deyip soğuk bakardın ya onlara. Ve elinde yaşamazdı hiçbiri, ya da çok az yaşardı. Şimdi senin yerine ben bakıyorum onlara, ya da senin yerine onlara bakıyorum. Senin yerine onları ben büyütüyorum ya da onları senin yerine büyütüyorum. Sanatlı cümlelere takılma, “senin yerine” hiçbir şey koyamadığımdan hepsi.
Çayı hâlâ şekerli içiyorum. Ve içinde bir miktar tomurcuk çay hep var. Bu arada çay bardağımı da hiç değiştirmedim. Klasik, optikli çay bardağı kullanıyorum hâlâ, düz çay tabağı ile. İki çaydanlığım var, büyüğü misafirler için. Diğerini bilirsin, en küçük boy. İki kişilik. Niyeyse. Ha, bir de çay kavanozunun içinde ölçü olarak şurup kaşığı duruyor hâlâ. Şifa niyetine.
Yemek yerken masanın başında oturuyorum hep yani kısa kenarında. Karşım boş. Uzun kenarı da boş, çocuklarımızın yeri… Her türlü boşluğa bir çözüm bulur eğer ararsa insan. Ama çocuklarının yerini neyle doldurabilir ki? Biliyorsan söyle.
Nefes almak ister gibi mektuptan kaldırdı başını. “Çocuklar” dedi, “çocuklarımız.” Kendi yaptıklarını düşününce kurduğu cümleden rahatsız oldu. Zihnini dağıtmak istercesine başını hızlı hızlı iki yana salladı. Oturduğu masaya kaydırdı gözlerini. Kısa kenarına baktı uzun uzun. Elini masanın üstünde gezdirdi.
Yeni bir ayakkabılık aldım iki gün önce, son ayakkabılığımıza benziyor. Kaç ayakkabın var ki ayakkabılığa ihtiyacın oldu diye düşünebilirsin. Düşünme! Bir kadının hiç sıra gelmeyen ayakkabıları kadar çok değil elbette. Zaten konu ayakkabıların sayısı değil ki. Biraz düzen, biraz geçmiş takıntısı…
Evin düzenine ve temizliğine bazen ben bile hayret ediyorum. Arkadaşlarım geliyorlar arada. Takılıyorlar bana. Bu eve bir kadın eli değmiş gibi diyorlar. “Kadın eli değmeden de düzenli olabilir bir ev. Belki de siz çok dağınıksınızdır” demek istiyorum. Vazgeçiyorum, ne gereği var ki! Senden başka kimseye bir şey anlatmak istemiyorum. Hâlâ. İsrafı sevmediğimi bilirsin. Kelime bile olsa…
Anlatacak ne kadar çok şey birikmiş. Bu kadar ara vermesem iyi olacak. Bundan sonra daha sık yazarım inşallah. Hep evi anlattım gibi oldu. Sonraki mektuplarda kendimi de anlatırım. Belki seni de… Ama seni anlatmaya söz veremem. Hani mutfak rafındaki bardakların sırası değişse fark ederdim ya ben. Şimdi bu kadar düzenin içinde seni, koyduğum yerde bulamıyorum.
Gözü bir ara masaya koyduğu bardağa ilişti. Hâlâ ağzına kadar doluydu. İçmemiş miydi? İçtiğinden emindi. Neyi içmişti? Üzerinde durmadı.
Az daha unutuyordum. Hâlâ yatağın sol tarafında yatıyorum. Bunu bile hiç değiştirmedim. Hatta başucumdaki beyaz komodinler bile eskisine benziyor.
Yazdıklarıma bakıp değişmeye korktuğumu sanma. Küçük de olsa bazı şeyleri değiştirdiğim oluyor tabi. Say desen hepsi aklıma gelmez şimdi. Hatırlamışken birini yazayım.
Yatağın sağında başkası yatıyor artık.

Bir yanıt yazın