Ülkede kütüphanemin başına neler geldiğini bilseniz oturup ağlarsınız. Kitaplara tapınmıyorum elbette. Benim okumaya kıyamadığım, satırlarının altını çizerken incitmekten korktuğum kitapları(mı), -ironi olmalı- kitapları çok seven (belki de sevdiğini söyleyen) biri, bir gün bir merdivene özensizce yığıp onları kaderine terk ettiğinde, onların fani birer nesne olduklarını zihnime çiviyle kazımıştım. Daha neleri kazıdım tabi, bilmezsiniz. Ama buna rağmen ben kitaplardan hiç vazgeçmedim, vazgeçemedim.
Herkes kitapları okuduktan sonra bir şeyler yazar, ben okumadan yazacağım. Okuduktan sonra yazmaya ne var!
Daha önce aldığım kitapların hepsini okumamıştım henüz, tekrar kitap aldım. Ne yani, beni mutlu eden üç beş şey kalmış elimde. Bunu ötelese miydim?
Herhangi bir sıralama ölçütü gözetmeden, aldığım eserler hakkında kısa notlar ekleyeceğim buraya.
Nazan Bekiroğlu – Mihrican Fırtınası
Nazan Bekiroğlu deyince benim için akan sular durur. Bu ilgiye rağmen romanlarına karşı bir parça mesafem olduğunu itiraf edeyim. Ama deneme söz konusu olduğunda kendimi tutamıyorum. Daha bu yazıyı yazmadan kitabın pek çok yerini okudum. Bekiroğlu’nu parça parça yani kitabı karıştırarak okumayı seviyorum. Her ne kadar yazarın bir tasnifi varsa da nihayetinde bir roman değil bu.
Üniversite hocalığından emekli olduktan sonra kaleme alınmış yazılardan oluşuyor eser. (Öncesinde yazılmış yazılar da olabilir tabi ki.) Daha şimdiden pek çok satırın altını çizdim bile.
Gaye Boralıoğlu – Dünyadan Aşağı
Bir roman, kahramanının adı ve soyadı için satın alınır mı? Alınır, ben aldım. Ben az deli değilim!
İnternette kitaplara göz atarken bu kitabın arka kapak yazısını okudum. Başkahramanın ismi dikkatimi çekti. Ergenler gibi “Yok artık!” dedim. Ve hemen alınacaklar listeme koydum. Yazarı hiç tanımıyorum. Hayal kırıklığı olmaz umarım.
Oruç Aruoba – Hani
Oruç Aruoba’nın hiçbir kitabını okumadım bugüne kadar. Epeydir bir kitabını alıp okumak içimden geçiyordu. Birçok eserini listeme eklemiştim. Sipariş vereceğim gün baktım ki çoğu satış dışı. Kitabın türüne bakmadan sepete bunu koydum, çünkü satışta bu vardı. Şiir ve şiirsel metinlerden oluşuyor. Bir deneme kitabı alsam olurmuş diyorum şimdiden. Kısmet artık.
Véronique Maciejak – Yarın Güneş Yeniden Doğacak
Adının ruhuma ümit olacağını düşünerek aldım bu eseri. Bir de arka kapakta yer alan tanıtım yazısının ilk cümlesi ikna etti beni. “Hayatta hiçbir karşılaşma tesadüf değildir.” Bu cümlenin peşine düşmek istedim sanırım biraz da. Son karşılaşmanın anlamını henüz bulamamış olsam da hayat tecrübeyle öğretti ki hiçbir karşılaşma tesadüf değil. Bu eserle karşılaşmam bile tesadüf olamaz. Eserde karşıma ne çıkacak bilmiyorum. Umarım iyi bir karşılaşma olur.
Şengül Hablemitoğlu – Yas Uzun Bir Veda
Çok önceden alınacaklar listeme giren kitaplardan biridir. Yazarın bizzat kendi hayatından esinlenerek kaleme aldığını bildiğim bu eserde ben de kendimden bir şeyler bulacağımı düşündüm. On üç yılı geçmiş bir yasın, canlılığını ilk günkü gibi sürdürdüğünü itiraf etmeliyim. Bazen hafifledi diyorum ama hiç umulmayan bir anda kendisini öyle güçlü hissettiriyor ki insan hiçbir yasın tamamen geçmeyeceğine iman ediyor.
John Steinbeck – Fareler ve İnsanlar
Çok bilinen eserlere -klasiklere de denilebilir- biraz uzak durduğumu bu bloğu okuyanlar bilir. Üzerine onlarca makale yazılmış, binlerce insanın okuduğu bir eseri okumak beni ürkütmüştür hep. “Ya övüldüğü kadar yoksa” diye bakarım bu kitaplara. Kitabı okuyup bitirdikten sonra “Bu muymuş?” cümlesini kurmak istemediğim için kıyıda köşede kalmış eserleri okumak daha keyifli gelmiştir bana. Tüm bu olumsuz yargılara rağmen bu eseri de satın aldım. Gençler bir kitabı okuyacağında “kitap ince mi kalın mı?” diye bakıyorlar ya, bu kitabı alırken ben de biraz böyle davrandım.
Pascal Picq, Jean-Louis Dessalles, Bernard Victorri – Dilin Kökenleri
İnternette öylesine karşıma çıktı, aldım. Dil benim için hep ayrıcalıklı bir konu olagelmiştir. Dil üzerine yazılmış eserleri okumayı çok seviyorum. Türkçeye hayranım, yok yok, aşığım. Tabi Türkçenin serüvenini merak ettiğim kadar diğer dillerin serüvenlerini de merak ediyorum.
Dil demişken sözlü ve yazılı dil gibi iki koldan bahsetmek gerekiyor bence. Birbirinden çok kesin çizgilerle ayırmak mümkün değilse de bunları, sanırım ben yazı diline daha çok aşığım.
Ahmet Ağaoğlu – Mütareke ve Sürgün Hatıraları
Son dönemde üzerine en çok kafa yorduğum konu sürgün. Bu konuda yazılmış eserler bilinç dışı ilgimi çekiyor. Bu eser de uzun süredir listemde bekleyen eserlerden biriydi. Nihayet kavuştuk. Tarih, benim ilgimin en az olduğu konulardan biri. Edebiyatla içli dışlı olmasına rağmen sevemedim tarihi. Bu tarz eserlerle bu ilgisizliğin de önüne geçmeye çalışıyorum.
Zülfü Livaneli – Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm
Ve son eser. Livaneli ile ilk kez dört duvar arasında tanıştım. Epey geç bir tanışmaydı bana göre. Ama bilirsiniz benim bu konularda takıntım yoktur. “Vay sen şu yazardan hiç eser okumadın mı? Sen edebiyat öğretmeni değil misin, bu yazarı nasıl okumazsın?” gibi üstenci ve çokbilmiş sorulara güler geçerim. Hatta çok kes(k)in cevaplarım vardır: “Evet, okumadım. Eksikliğini de hissetmedim. Bu sizi niye rahatsız etti veya bu kadar şaşırttı?”
Livaneli’nin bu eseri de sürgün etrafında örgülendiği için listeme girmiş olmalı.
Ben çoktan okumaya başladım. Eserleri bitirdikçe üzerine birkaç cümle daha söylemek isterim. Bu konuda daha önce yazdığım bir yazıda da söz vermişim. Ama tutamamışım. Bu yüzden siz beklentiye girmeyin, derim. İçinde sizin de okuduğunuz eserler varsa aşağıya fikirlerinizi yazarsınız.
Kitapsız bir evde, kitapsız insanlarla yaşamak mı? Aman Allah’ım!
İyi ki kitaplar var.

Bir yanıt yazın