Son on yıldır, edebiyat öğretmeni olduğumu unuttuğum o kadar çok gün var ki…
2016’da izlediğimiz tiyatrodan sonra hayatımın nasıl değiştiğini ara ara burada yazıyorum. Amacım bunu sizin gözünüze gözünüze sokmak değil. Kendi unutkanlığımın önüne geçmek ve öfkemi hep diri tutmak.
Dün akşam iş çıkışı trene doğru yürürken muhabbet arasında birden Celal Sahir Erozan’ın Elli İki Yıl şiirinden bir dize takıldı dilime: “Elli iki yıl geçti elli iki gün gibi“1
Sohbet ettiğim arkadaşlarım Celal Sahir’i bilmiyorlardı tabi. Bunun ne önemi vardı ki. Kendimi bir anda bir edebiyat dersinin içinde hissettim. Bir mısra hiçbir zaman tek başına durmazdı. Hemen ardından başka mısraları çağırdı. Önce Mehmet İsmail’in dizeleri çaldı kapıyı: “Otuzdan geçince yaşın otuzdan / Ayların yılların tekrarı başlar.”
Hepimiz otuzu geçmiştik çoktan. Otuzundan, kırkından hatta ellisinden sonra yeni ülkelere, yeni hayatlara, en önemlisi de sürgüne razı edilmiştik.
Şiir, bizim neyimize demedim elbette. Özgürlüğün tadını çıkara çıkara haykırdım mısraları.
Yukarıdaki dizelerin yoldaşı iki dize daha vardı, onlar da koşarak geldiler. Gültekin Sâmanoğlu aldı sözü: “Uzaklarda sanılan yarım yüzyıl geldi ya: / Artık kolay olmuyor, “akşam olsun” demesi…“2
Sonra bir arkadaş, liseden aklında kaldığı kadarıyla Ahmet Haşim’in merdiven şiirinden mısralar söyledi. Düzeltilecek yerler vardı, üzerinde durmadım. Ne gerek vardı ki.
O şiir bu şiir derken istasyona vardık. Farklı istikametlere giden trenlere bindik. Burada bitti mi, bitmedi. Biraz trende, biraz otobüste mısralar çığ gibi, çığlık gibi yağdı üstüme.
Arkadaşlar ayrıldığımız an şiiri bırakmış olmalıydılar. Ben eve gelince bile dizeleri gezdirdim zihnimde. Ahmet Muhip’ten “Sesin nerde kaldı, her günkü sesin, / Unutulmuş güzel şarkılar için / Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan / Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu’dan / Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!“3, Necmettin Halil Onan’dan “Ah ey trenlerin kalbe ağlamak / Getiren sesleri, tren sesleri!…“4, Sezai Karakoç’tan “Ellerin, ellerin ve parmakların / Bir nar çiçeğini eziyor gibi.. / Ellerinden belli olur bir kadın. / Denizin dibinde geziyor gibi“5, Semih Sergen’den “Seni sonsuzluyorum farkında mısın? / Kadınlığın deli kısraklarla at başı / Sonra ne çok yasak paylaştığımız.“6 dizeleri…
Neredeyse unutuyordum, Sadettin Kaplan’ın dizeleri de misafirim olmuştu: “Dediğin gibi sade düş ise vuslatımız / Son düşümde benimle bir ömürlük kal da git.”7 Sade bir düş mü vuslatımız, söylesene!
Hızımı alamadım, şiir defterlerimi karıştırdım biraz. Sadece okumakla yetinmedim, bazı şiirleri siz de okuyun diye Bilinmeyen Şiirler Antolojisine ekledim. Altı yüzden fazla şiir olmuş antolojide. Ve daha eklenmeyi bekleyen yüzlercesi…
Sonra da oturdum bu satırları yazdım. Yorgun dönülmüş bir okul akşamında bu bloğa hangi keyifle bir şeyler ekliyorduysam yine o keyifle yazdım, yazdım, yazdım. “Ama sözcükleri götüremezler” diyordu Ali Çolak bir denemesinde. Çok şükür götüremediler. Ne yaparlarsa yapsınlar yaşadığım sürece hep benimle olacak kelimeler. Şiirler de öyle…
Hırsızın, yolsuzun, ahlaksızın kelimeyle ve şiirle ne işi olur ki zaten!
Yazı ve şiir bir umuttur. Başkaları için söylenmiş dizeleri bir kez de yazı ve bizzat şiirin kendisi için söyleyelim öyleyse:
Bir muskasın kötülüklere siper olan,
Bir örümcek ağıyla
Ve ben seni kalbime astım.8


Sen de düşüncelerini paylaş!