You are currently viewing Otuza Varmadan, Yılların Tekrarı Başlamadan

Otuza Varmadan, Yılların Tekrarı Başlamadan

Sevgili Maide,

“Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.”1

Ömür geçiyor. Peşinden koştuklarımız yorgunluğumuza değecek mi bilmiyoruz. Geçiyor işte.

Güzel bir söz vardı senin de bildiğini düşündüğüm, daha önce söylemiş olmalıyım: Gençlikte günler hızlı geçer, yıllar yavaş; yaşlılıkta günler yavaş geçer, yıllar hızlı.

Gençsin, kanının deli aktığı zamanlardasın. Dünyayı değiştirebileceğini düşündüğün anlar var. Hayallerin hiç yıkım yaşamamış. İskambil kağıtlarından yapılmış kuleler gibi olduğunu fark etmemişsin henüz. Dedim ya, gençsin.

Günler koşuyor, peşinde sen. Yavaş geçen yılların bile hızlı ilerlemesini istiyorsun. “Lise bitse, üniversiteli olsam.” diyorsun ayları su gibi içerken. Ve ardından sökün ediyor hayaller… İyi kötü bir işim olsa diyorsun. İşim oldu, şimdi bir de eşim olsa. Pembe panjurlu bir ev hayaliniz de vardı değil mi güzel kız? Hemen her kızın hayali gibi. Odalarını cıvıl cıvıl çocukların doldurduğu pembe panjurlu ev. Yavaş geçen yılları da hızla tüketmek isteyişin bundandı belki. Daha saymadığım onlarca hayale ulaşmak için yılların akışı ne kadar yavaştı değil mi?

Değil. Bir gün cıvıltılı bir evde bulduğunda kendini yılların geçişini durdurmak isteyeceksin. Günlerin aheste aheste akışı içinde yılların dört nala koşmasına hayret edecek, takvimlere düşman kesileceksin belki de.

Azerî şair Mehmet İsmail’in iki güzel dizesi vardır: “Otuzdan geçince yaşın otuzdan / Ayların yılların tekrarı başlar”

Şair “çıtayı çok aşağıya çekmiş” diye düşünme sakın. Otuza varınca anlayacaksın. Bir gün kendini, yaşadıklarını tekrar yaşıyorken bulduğunda şaire hak vereceksin.

Günler ve yıllar, hızla geçedursun, biz kendimize bakalım.

Zaman bizden bağımsız sürdürüyor döngüsünü. (Yaklaşık iki yıl sonra) Sürdürdü.

Bu yazıyı bitirebilmek için bu kadar beklemem gerektiğini ben de hiç bilmiyordum. Araya koskoca iki yıl girmiş. Bu iki yılın bir yılı özgürlüğü elinden alınmış biri olarak geçti. Mesleğimi, mesleğimle birlikte sizi de elimden alanlar, zulümlerine doymamış olacaklar ki özgürlüğüme de göz diktiler.

Kaderci bir anlayışla, evet, bu bir kaderdi. İsyanımız yoktur. Bize mazlum olmak düştü. Zulmedenler düşünsün.

O geçmez denilen günler dört duvar arasında da geçişini sürdürdü. Yahya Kemal’in dizesini bir tablo gibi asıp zihnimize sürdürdük hayatımızı: “Durmuş saat gibiydi durup geçmeyen zaman” Eğer zaman hiç geçmeyecek olsa sizi benden çaldıkları 2016 Eylül’ünden sonra takvimlerin ilerlememiş olması gerekirdi. Geçmiyor gibi yapa yapa neredeyse dört yıl geçmiş.

Başkaları bunu da okudu:  Kalbine Gelmeden

Eğer zaman duracak olsa 2012’nin 12 Temmuz’unda dururdu Maide. Acının en katmerli olduğu anlarda bile akışını sürdürdü hep. Kapanmayan yaraların tarihidir 12 Temmuz. Suskun acıların, isyana düşmeme çabasının, içine içine ağlamanın tarihi.

*               *                *

Birileri tesadüf dese de hayat hep tevafuklarla doludur. Mektuba hangi sebeple ara vermiştim şu an hatırlamıyorum. Ama en son 12 Temmuz’dan bahsetmişim. Ve bugün kalemi yeniden elime aldığımda takvim 13 Temmuz’u gösteriyor (2021). Tam dokuz yıl önce bugün ciğerparesini toprağa vermiş bir babanın hüznü var içimde. Anlatılır değil.

Dokuz yıl önce durmuştu zaman. Dokuz yıl önce duran zaman sonrasında iki kez yeniden akmaya başladı. Gürül gürül… Beni bugünlere taşıdı. Yarınlara taşıyacak inşallah.

Hasılıkelam zaman durmuyor. Öyleyse biz de durmayalım. Durursak düşeriz. Kâh bir sevgilinin peşine takılalım, kâh bir ümidin. Ya da bir şiirin, ya da gökyüzünün, bulutların.

Sen bakma benim, senin zamanı durdurmak isteyeceğini söylemiş olmama. Bunun imkansızlığını ikimiz de çok iyi biliyoruz. Öyleyse zamanı durdurmak için harcayacağımız çabayı, zamanı dolu dolu yaşamak için harcayalım ki emekler zayi olmasın.

En az dört yıl önce yazılıp bitirilmesi gereken bu mektup, kırık dökük cümlelerle bugüne geldi. Dört yıl önce yazmış olsaydım daha ümit dolu, daha cıvıl cıvıl bir mektup yazardım sana. Yazıcının içinde bulunduğu şartlar kelimelere çok acımasız davranıyor. Bu amansız mücadelede hasar görmemiş, yıpranmamış kelimelerimle çalıyorum kapını. Hayatın elinden ne kurtarabildiysem…

Gün gelir hayat zorbalığı bırakır, kelimeler iyileşir, acı diner. Senin gözlerindeki taze umut benim gözlerimi otar, yüzümdeki çizgi çizgi efkarı gamzelerinle süslediğin sofralarda meze yaparız.

Haydi ser soframızı. Kavun, peynir… Ne varsa getir. “Bir de büyük olsun masamızda.” dersen bence gerek yok. İçmezsin diye değil. Benim sarhoşluğum hepimize yeter. Ve eski bir şarkı plakta:

“Hani söz vermiştin bana içmeyecektin
Yine başın dumanlı, kirpiklerin ıslak”


1. Turgut Uyar, Bozuk Saat

Bu yazıyı beğendin mi?

Öyleyse abone ol. Yeni yazıları kaçırma!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Yeni yazı varsa haftada bir e-posta alırsın. İstediğin zaman üyelikten çıkabilirsin. Yani her şey senin kontrolünde! :))

Abone ol
Bildir
guest
2 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
Maide Cesur
Maide Cesur
1 Ekim 2021 23.43

Sevgili Hilmi Hocam,
Ömür geçerken ve ben yirmili yaşlarımın başındayken kelimelerimiz birbirine temas ediyor. Elbet hayat peşinden koştuklarımıza değer, değmeli…
Hocalarımıza göre bireyin gelişim evresinde altıncı olan ilk yetişkinlik evresindeymişiz. Bana kalırsa da yetişkinliğimin ihtiyarlığındayım. Vakit hızlı ya da yavaş dinlemeden ilerliyor.
Sizin gözünüzde gençtim o vakitler. Hatta size göre hayallerim henüz yıkılmamış. Lakin buz dağının sizin açınızdan görünen kısmıymış bu. Aslında gençtim ve iskambil kağıtlarından yapılmış kulelerin altında ilk o vakitler kalmıştım. İlk göçük altında kalışım ve ilk çaresizliğimdi. Dediğiniz gibi olabildiğince gençtim.
Lisenin en güzel vakitlerini hızla içerken maziye özlemim olacağını bilemezdim. Günlerin peşinden koşarken hayallerimi de kendime kuyruk yaptığımda yolun sonuna hiç pembe panjurlu bir ev koymadım. Zaten pembeyi değil sarıyı yakıştırırım hayallerime… Diğer kızlar panjurlarını ister sarı yapsın ister pembe odalarına her şekilde gün ışığı dolar. Odanın cıvıltısına gelirsek dediniz ya henüz çok gencim.
Mektubun başında ikimizde gençtik ne ara otuzlu yaşlarımıza geldik? Madem otuzlarımızdayız, yolun yarısına az kalmış ayların ve yılların tekrarına gerek var mı? Hayatımız döngülerden ibaretken ayları ve yılları bu tekrardan muaf tutabilir miyiz? Yaşımı, ayları ve yılları bir kenara bırakalım. Yalnız içimize bakalım. Zaten bizim işimiz rakamlardan öte olan lafızlarla değil mi?
Farkında mısınız duran zamanı anlatmak için ne kadar çok kelimeniz var. Lakin zamanın 2 kez akmış olduğunu tek bir cümle ile kurmuşsunuz. “Dokuz yıl önce duran zaman sonrasında iki kez yeniden akmaya başladı.”
Durmayan zamanın peşine mi yoksa sevgilinin peşine mi takayım hayallerimi? Hangisi hayallerimi gök kubbeden düşürmez?
Mektubun sonuna gelirken zamanı durdurmaktan vazgeçip beni geçiştirmişsiniz gibi. İkimiz de bunun imkansızlığını bilirken oturup yazmak da pek manidar olmadı mı? Ne çok şey sordum değil mi?
Yazıcının içinde bulunduğu duruma baktığımda hala parladığını görmek gözlerimi kamaştırıyor. Zaman karmaşasından hasar görmemiş, yıpranmamış kelimeleriyle kapı çalan bu yolcuyu misafir edebilmek ne güzel bir lütuftur. Hayat mücadelemizden güzel meze bulamam bu sofraya. Ne demişler misafir umduğunu değil bulduğunu yer.
“Dünyada akla değer veren yok madem, Aklı az olanın parası çok madem, Getir şu şarabı, alsın aklımızı: Belki böyle beğenir bizi el alem!”